Pazartesi, Temmuz 03, 2006

Bir delinin not defteri -I-

İki bin bir yılının temmuz ayında, soğuk bir yaz günü başladı bütün hikaye. Tiksinç İstiklal Caddesi'nin sözüm ona Türk Graniti döşenmiş -yer yer çökmüş- yollarında alkolikler, tinerciler, kapkaççılar ve madurları, kimin ellediği belli olmayan yaşları yirmi-otuz arası değişen turist kadınlar ve pısırık erkekleri, bazı uzuvları olmayan dilenciler, bazı uzuvları olan ama yanlarında başı traşlı ve tentirdiyotla kırmızıalştırılmış dilenciler, mendil satan çocuklar, mendil satmayıp elindeki boya sandığını numaradan yere patlatmış milletin gelip onlara ilgi göstermesini ve ufak bir maddi yardım yapmasını bekleyen çocuklar, lisenin önündeki Çevik Kuvvet ordusu, az sonra kovalayıp (yakalarlarsa dövecekleri) anneler, çeşitli dükkanlar ve çığırtkanları... hepsi ama hepsi yerli yerinde.

Böyle başladı işte.

Pazartesi, Kasım 07, 2005

Seni görünce...

Ne bileyim. Oradaydın, öylece durmuş bana bakıyordun. Uzaktın. Çok uzak değil, ama nefesini hissedebileceğim kadar da yakın değildin. Ben yine de uykumun arasında bir yerde duydum onu. Sonra uyandırıldım. Zaten uyumuyordum. Ama uyandım işte sonunda. Seni gördüm, gülen yüzünü, ellerini, gözlerini ve bakışlarını. İstedim o an, elinden tutmayı, sana sarılmayı, ama yapamadım. Olanaksızdı bu, dedim ya, uzaktın işte. Çok uzak değil ama uzaktın yine de. Ben yine de uzanıp elinden tuttum. Düşündüm o an, gelecek güzel günler var diye. Var mıydı gerçekten? Bunu bu gün bile tam olarak anlayabilmiş değilim.
Polislik, savcılık bir yerdi. Öyle anımsıyorum. Bir duruşma salonu. Salonun içinde sen, ben ve bir takım başka insanlar vardı. Onlar sordular biz cevapladık. Cevaplarımızı beğenmediler, haksız bulunduk. Cazalandırılacaktık. İstedikleri gibi yaptılar. Bizi aldılar, ayrı ayrı yerlere koydular. Hücre değildi, parmaklıklar yada dışarı çıkmamızı, birbirimize dokunmamızı engelleyen her hangi birşey de yoktu. Ama dokunamadık birbirimize. Orada öylece ne kadar zaman kaldık bilmiyorum. Fakat serbest kaldığımızda ilk yapacağımız şeyin birbirimize sarılmak olduğunu düşünmüştüm, ama öyle olmadı. Aramızdaki uzaklık günden güne daha da açılmıştı. Araya girenler oldu; girmeye çalışanlar. Sen kimseyi dinlemiyordun. Ben şaşkın mı, hayran mı, çekingen mi bilmiyorum sadece olanları izliyorum. İstesem de müdahale edemiyorum.

Elindekiyle yetinmeyi bilmiyorsun, dedi içlerinden sesi boğuk gelen biri. Sana doğru dönmüş olamlı, göremedim, ama duydum tüm bunları. Elinde herşeye yakın şeyin vardı, sen bunların hiçbirini istemedin, gittin, hiç birşeyi olmayan birşeyi seçtin.

Perşembe, Eylül 01, 2005

Gelecek yaşamdaki azap nasıl olacaktır tam bilemiyorum, ama bu dünyadaki azapların en başında istediğini yapamamak geliyor herhalde. Neyi isteyip neyi istemeyeceğimi bilecek yaşa geldim sanırdım, ama insanlar, hiç de öyle konuşup davranmıyorlar bu ara. Sanki çocukmuşum da, onlar da beni kandırmaya, vazgeçirmeye, teselli etmeye ve nihayetinde asimile etmeye çalışıyorlar. Bir sürü kişiye sürekli birşeyler izah edip ikna etmeye çalışmaktan yoruldum, ve öyle sanıyorum ki, bu yorgunluk, ileriki zamanlarda çekeceğim sıkıntı, keder, ağır yorgunluk kombinasyonunun öncülü. Yani henüz işin şenlik kısmı başlamadı.
Hiç herhalde.

Salı, Ağustos 30, 2005

Ölüm içimizde, demek, yaşıyor.
Ne yapacağım?

Perşembe, Ağustos 18, 2005

Ben vardım; sen, kendini yok etmeyi seçtin.
[...]
[...] : işte, ben hâlâ varım; bütün acıları ölçüp biçip tartarak- sense, kayan bir yıldız gibi hızla uzaklaşıyor; son anda da dönüp bir göz kırpıyorsun, yalnızca...

Cuma, Ağustos 05, 2005

Onunla sadece bir gece sabahlamak isterdim. Konuşsun, dinleyeyim. Anlatayım, anlasın isterdim. Rüyalarımı süsleyen bu utkulu kraliçeyle yalnızca bir gece. Çay içişini, gülüşünü, ağlayışını, omzuma yaslanışını hissetmek isterdim. Sonra da uyumasını izlemek isterdim, doya doya.

Şimdi ben gitmeliyim. Sonra geri gelirim. Daha güçlü, daha mücadeleci, daha mor renklerle boyanmış olarak. Defter bekler, iyi defterse bekler.

Pazartesi, Ağustos 01, 2005

Bir gecede kırk beş soru sorulur da, kırk beş soruya kırk beş doğru yanıt verilebilir mi? Verilirmiş. Dün bunu gördüm ben. Çok ciddiyim. Uykuyla uyanıklık arası bir haldeydim. Elbette geceydi ve çok yorgundum. Ama gecenin sonundaki yorgunlukla mukayese ettiğimde, sadece yorgun olmakla tarif edemeyeceğim bunu. Hani insan çok zor işler yapar da, sonunda öldüm, der ya, işte öyleydi. Bunun seni ilgilendiren tarafı ne bilyior musun? Soruların tamamının sana ait olması, daha doğrusu cevaplarını senin vermen gereken sorulardı. Tabii sen olmadığın için, tıpkı senin yapman gereken herşeyi benim yaptığım gibi, bu soruları da yanıtlamak bana düştü. Hepsine açıkça ve dürüstçe cevap verdim. Yani senden beklenmeyecek bir davranış sergiledim. İşin ilginç tarafıysa, seninle ilgili bu kadar sorunun kafamda nasıl oluştuğu. Ama neyse, ne sorulardan, ne cevaplardan bahsedip canını sıkmayacağım bu gün.