Ne bileyim. Oradaydın, öylece durmuş bana bakıyordun. Uzaktın. Çok uzak değil, ama nefesini hissedebileceğim kadar da yakın değildin. Ben yine de uykumun arasında bir yerde duydum onu. Sonra uyandırıldım. Zaten uyumuyordum. Ama uyandım işte sonunda. Seni gördüm, gülen yüzünü, ellerini, gözlerini ve bakışlarını. İstedim o an, elinden tutmayı, sana sarılmayı, ama yapamadım. Olanaksızdı bu, dedim ya, uzaktın işte. Çok uzak değil ama uzaktın yine de. Ben yine de uzanıp elinden tuttum. Düşündüm o an, gelecek güzel günler var diye. Var mıydı gerçekten? Bunu bu gün bile tam olarak anlayabilmiş değilim.
Polislik, savcılık bir yerdi. Öyle anımsıyorum. Bir duruşma salonu. Salonun içinde sen, ben ve bir takım başka insanlar vardı. Onlar sordular biz cevapladık. Cevaplarımızı beğenmediler, haksız bulunduk. Cazalandırılacaktık. İstedikleri gibi yaptılar. Bizi aldılar, ayrı ayrı yerlere koydular. Hücre değildi, parmaklıklar yada dışarı çıkmamızı, birbirimize dokunmamızı engelleyen her hangi birşey de yoktu. Ama dokunamadık birbirimize. Orada öylece ne kadar zaman kaldık bilmiyorum. Fakat serbest kaldığımızda ilk yapacağımız şeyin birbirimize sarılmak olduğunu düşünmüştüm, ama öyle olmadı. Aramızdaki uzaklık günden güne daha da açılmıştı. Araya girenler oldu; girmeye çalışanlar. Sen kimseyi dinlemiyordun. Ben şaşkın mı, hayran mı, çekingen mi bilmiyorum sadece olanları izliyorum. İstesem de müdahale edemiyorum.
Elindekiyle yetinmeyi bilmiyorsun, dedi içlerinden sesi boğuk gelen biri. Sana doğru dönmüş olamlı, göremedim, ama duydum tüm bunları. Elinde herşeye yakın şeyin vardı, sen bunların hiçbirini istemedin, gittin, hiç birşeyi olmayan birşeyi seçtin.